Yazarlar

SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ OLARAK TEM-SEN

Bir sivil toplum örgütü olan sendikalar, geçmişte olduğu gibi günümüzde de tartışılmaya devam etmekte, paydaşları durumundaki kişi ve makamlar, sistemdeki yeri bakımından, olmazsa olmaz konumundaki bu oluşuma farklı misyonlar yüklemektedirler. 

Sağlıklı bir toplumun, sağlıklı örgütlerden oluştuğu gerçeği, herkesçe kabul edilmektedir. Günümüz teknolojilerinin ilerlemesi, insan ilişkilerinin karmaşıklaşması ve bireyselleşmenin artması sonucunda sivil toplum örgütleri, daha da önem kazanmaktadır. Bunlara bağlı olarak, gelişen toplumlarda bu tür oluşumlara üye olanların sayısı gittikçe artmakta, bu kuruluşların üye sayısı, ülke nüfusunu aşmaktadır. Bireyler, “bir yere ait olma ihtiyacı” yanında, bireysel olarak elde edemeyeceği bir takım haklarının, dernek, oda, birlik, sendika gibi örgütler/kurumlar yoluyla daha kolay elde edebileceklerinin farkına varmışlardır. Şüphesiz, toplumların bu örgütlü nüfusları, kendi toplumunun yapısı ve yaşadığı toplumsal olaylarla yakından ilişkilidir. Her türlü toplu hareketin suç sayıldığı (kamu çalışanları için toplu dilekçe vermek halen suçtur) veya şüpheyle karşılandığı dönemleri yaşayan toplumlardan, gelişmiş demokratik toplumlarda olduğu gibi ortalama bir vatandaşın üç ayrı sivil toplum kuruluşuna üye olmasını beklemek gerçekçi olmaz. Günümüzde birçok aile, çocuklarını – halen - toplumsal hiçbir olaya müdahil olmamaları yönünde öğütlemekte, yasal sınırlar içerisinde cereyan eden olay ve faaliyetlere karşı bile, “aman sen bir şeye karışma” demeye devam etmektedirler. Geçmişte veya günümüzde, aileleri haklı çıkaran gelişmeler, uygulamalar yaşanmış olsa da bunları aşmanın yolu; yine toplu hareket etmekten, örgütlü olmaktan geçmektedir. Bu durum, kişinin ülkesini sevmesinin, içinde yaşadığı topluma yararlı olmasının bir gereği, almış olduğu eğitimin bir karşılığı, vatandaşlık görev ve sorumluluğudur. 

Devlet denilen organizasyona yapılabilecek en büyük zarar; yönetenlerin yanlış uygulamalarına ses çıkarmamaktır. Devletin kutsallığının sınırlarını -iyi niyetle de olsa- genişletip, buna “yönetici kutsallığını katmak” sağlıksız bir anlayıştır. Bu yaklaşım, şüphesiz sağlıksız bir toplum yapısının oluşumuna hizmet edecektir. Bireylerin, devleti temsil eden, devlet otoritesini kullanan yöneticilerin, kendisine yaptığı hukuka aykırı / yanlış uygulamalar karşısında “devletime zarar gelmesin” gibi ulvi bir anlayışla, hukuksuzluklara katlanması, şüphesiz yeni yanlışlara davetiye çıkaracaktır. Yönetim biliminde “en mükemmel sistem insan organizması” denilmektedir. Bu gerçekten hareket edildiğinde; insan bedenine giren zararlı bir girdi/besin ona nasıl zarar verir, hasta ederse, yanlış / hukuka aykırı idari uygulamalar da en başta kişinin üyesi olduğu kuruma, dolayısıyla üst sistem olan devlet örgütüne zarar verecektir. Yanlış ve hukuka aykırı bu uygulamalara yasal sınırlar içerisinde karşı çıkmak, devlet ve ülkeye sahip çıkmak demektir. Bu karşı çıkmalardan sonuç almanın yolu ise, örgütlü olmaktan geçmektedir. Bireyin bunu, kendisinin dışındaki kişilerden beklemesi, suya sabuna dokunmadan yaşaması, tepkisiz kalması, sorunların kendiliğinden çözümünü beklemesi boşunadır. 

Sorunun diğer bir boyutu, kendini devlet olarak gören veya onun yerine kendisini koyan bazı yöneticilerdir. Bu kişilerin dernek ve sendika gibi sivil toplum örgütlerine karşı olan önyargıları, patolojik sayılabilecek tutum ve davranışları, geçmişte olduğu gibi günümüzde de sorun olmaya devam etmektedir. Zamanının yetkili ve etkilileri olan bu makam sahipleri, her türlü sivil toplum örgütünü “karşı taraf” ve “doğal muhalefet” olarak algılamakta; kendi görev ve misyonlarının bu gruplarla mücadele olduğunu varsayarak, zaman ve enerjilerini boşuna harcamaktadırlar. Bu süreçte kurum içi sorunlar büyümekte, örgüt/sistem, dolayısıyla toplum zarar görmektedir. Yöneticilerimiz keşke; sendikaların sadece üyelerinin özlük haklarını savunmak gibi görevi olmadığını, bunların dışında onlar aracılığıyla o kurumun paylaşılan vizyonunu oluşturulabileceğini veya mevcut kurum kültürünün benimsetilebileceğini, iş disiplininin etkin olarak sağlanabileceğini, kurum politika ve stratejilerinin işgörenler tarafından benimsenmesinde bu kurumların etkin rol oynayabileceğini, iş doyumunun sağlanması halinde iş veriminin artabileceğini bilseler ve inansalar. Sendika üyeliğini engellemekle, mevcut sendika üyeliklerini sonlandırmaya çalışmakla veya işyerindeki bu tür oluşumları yasaklamakla, en başta kendi kurumuna zarar verecekleri gerçeğinin keşke ayırdına varabilseler. 

Kendi iş kolunda tek olan, kurulduğu tarihten beri hiçbir kişi, grup veya oluşumla bağı bulunmayan, Tüm Eğitimciler ve Eğitim Müfettişleri Sendikası (TEM-SEN), yukarda açıklanan hususlar kapsamında, meslek kariyerine sahip üyeleriyle eğitim alanında hizmet vermektedir. Eğitim ve yönetim biliminin doğrularını referans alarak, diğer sendikalara örnek olmaya çalışmakta, sorunları ve çözümlerini “bilen” özelliğiyle kişi ve makamlarla iletişim kurmakta, işin doğru yapılmasından ziyade “doğru iş” yapılması yönünde irade göstermektedir. Eksik olan; yeterince tanınmaması, önyargıların tümüyle kıralamaması, meslek grubundaki tüm üyelerin tam desteğinin sağlanamamış olmasıdır. Sendika olarak, kuşkusuz mesleki ve eğitim sorunlarını her ortam ve fırsatta bıkmadan, usanmadan dile getirmekteyiz. Biliyoruz ki, haklı olduğumuz ve doğru iş yaptığımız sürece, engeller aşılacak, hak edilen kazanılacaktır.

Osman ŞAHİN Tem- Sen Genel Sekreteri 

 

TPL_BACKTOTOP